Ana Sayfa / Medya / Anadolu’ya Özgü İslam Mezhebi: Alevîlik

Anadolu’ya Özgü İslam Mezhebi: Alevîlik

Bilim ve Ütopya’nın bu sayısında tarihsel, toplumsal ve düşünsel kökleriyle Anadolu Aleviliğini ele alıyoruz.
Din tarihimiz üzerindeki çalışmalarıyla tanınan değerli bilim insanlarının farklı zamanlarda yazılmış/yapılmış makaleleri/söyleşileri, Anadolu Aleviliği üzerinde sürdürülen hurafe ve efsaneleri değerlendiriyor, tarihsel gerçekleri dile getiriyor.
Fuat Köprülü’nün ünlü makalesinden aktardığımız bölümler, Maveraünnehir Oğuzlarının eski dinlerinin, kabile geleneklerinin, İslam’ı kabullenme biçimlerinin, İslam’a geçerken karşılaştıkları tarikatların Anadolu Aleviliğinde saptanabilen izlerini ele alıyor.
Irene Melikoff’un yazısında Hacı Bektaş’ın tarihsel kişiliği ile Anadolu Aleviliğinin temel unsurlarından On İki İmam tapıncı ve Kerbela yasının kökenleri irdeleniyor.
Ahmet Yaşar Ocak’ın uzun söyleşisinde, bu iki makalede ifade edilen görüşlerin açık ve ayrıntılı bir değerlendirmesi bulunuyor. Anadolu Türkmenlerinin kendilerine özgü Müslümanlığı üzerine Safevi şeyhlerinin ve Şah İsmail Hatayi’nin 15. ve 16. yüzyıllarda vurdukları silinmez damganın, Anadolu Türkmenlerinin “Alevi” oluşunun tarihçesi anlatılıyor.
Ayfer Karakaya-Stump ve Ahmet Yaşar Ocak’ın 2015 ve 2014 tarihli çalışmalarından yaptığımız alıntılar hem konuya farklı bir bakış getiriyor hem Vefailiğin Anadolu Aleviliği ile ilişkisine ışık tutuyor.
Bu dosya içinde yayımladığımız yazılar, Aleviliği günümüzde farklı bir din, bir etnik grubun inanç dizgesi olarak sunmaya çalışan bölücü çevrelerin bütün savlarını yerle bir ediyor, Aleviliğin Anadolu halkına özgü bir İslam mezhebi olduğunu gözler önüne seriyor.

Alevîlik ve Bektaşîliğin Tarihi Üzerine
Orta Asya’dan Balkanlara kadar uzanan çok geniş bir mekân ve yüzyılları içine alan bir zaman içerisinde çok değişik din, inanç ve kültürlerin İslam, İslam tarihi ve İslam tasavvufu aracılığı ile senkretizasyonundan oluşan inanç kökenleri anlaşılmadan Alevîliği doğru anlamak mümkün değildir. Ancak Alevîlik yalnızca bununla da anlaşılamaz. Buna paralel olarak, başlangıçtan günümüze kadar sosyoekonomik ve sosyokültürel yapıyı ve bu yapının geçirdiği değişimleri bütün sebepleriyle çok iyi analiz etmek, bunları inançlarla ilişkilendirerek değerlendirmek de lâzımdır.

“Hz. Ali bu konuma nasıl gelmiş veya getirilmiştir? Bu olgu nasıl bir sürecin ürünüdür?” denildiğinde, eğer bilimsel araştırmacılık açısından konuşmamız gerekirse, bu olgunun, çok karmaşık bir takım siyasi, dinî ve kültürel şartların yarattığı, asırlara yayılan büyük bir tarihsel deformasyon (bozulmuş tarih) sürecinin ürünü olduğunu söylememiz icap ediyor. Ne var ki, inanç başka, tarihsel gerçeklik başkadır. Hiç şüphesiz niteliği ne olursa olsun, nasıl meydana gelirse gelsin, şahsen inançların ve sahiplerinin saygı değer olduğu ve tartışılmaması gerektiği kanaatindeyim. Bu itibarla bugün Şiî ve Alevî Müslümanların Hz. Ali hakkındaki inanç ve kanaatlerini yargılamaya kendimi yetkili görmüyorum. Bu, meselenin tamamen farklı bir boyutudur ve her türlü tartışmanın üzerindedir. Bununla beraber, bilim adamları, tarihçiler, meseleye bilimsel ve objektif açıdan bakmak zorundadırlar.

Anadolu’da İslamiyet
Din tarihi noktasından en mühim rolleri oynayanlar, büyük merkezlerde Acem kültürüne hayran saraylarda oturarak hükümdarların ve emirlerin himayesi altında yaşayan Acem sever sûfîler değil, Türkmen boyları arasında eski ozanlardan kendilerine geçen kutsallık hâlesiyle çevrilmiş olarak o basit ve ilkel ruhlarda saltanat süren “baba’lardır.
Eski “baksı-kam”ların hâtırasını İslâmî şekil altında yaşayan Türkmen babaları Oğuz boylarına anlayacakları bir dille “İslâmiyet’in eski kavmî geleneklerine uygun gelen sûfîyane fakat basit ve sıradan insanlara uygun değiştirilmiş bir şeklini” telkin ediyorlardı.

Yedinci asırda (yaklaşık miladi 13. yüzyıl) Anadolu’yu kaplayan Babai halifelerinin en bilineni olan Hacı Bektaş-ı Velî, Horasan’lı bir Türk olup, kalenderî-haydarî tarikatlarından hemen tamamıyla farksız yeni bir tarikatın önderi sayılmıştır.

Fuad Köprülü’nün Alevilik hakkındaki savlarına farklı bir bakış
Alevilik-Bektaşilik çalışmalarında ortodoksi-heterodoksi karşıtlığı yerine, müteşerri veya şeriat-merkezli İslâm ile mistik/batıni İslâm farklılaşması üzerinden düşünmek daha anlamlı olacaktır. Bu tür bir kavramsallaştırma daha açıklayıcı olmanın yanı sıra, İslâmi bağlamda sıklıkla Sünnilik-Şiilik temelinde yapılan ortodoksi-heterodoksi tanımının yarattığı kafa karışıklığını da belli oranda giderecektir.

Aleviliğin inanç esaslarının ve erkânının “Buyruk” adlı bir kitapta toplanmış olduğuna ve her ocağın bir yazılı şeceresinin veya beratının olması gerektiğine dair özellikle de­deler arasındaki yaygın kabul, … Alevilerin eskiden beri geleneklerine dair tasavvurlarının sözel olanla sınırlı olmadığı yönünde ipuçları oluşturmaktadır.

19. yüzyılın ortalarından itibaren Aleviliğin orijini hakkında geliştirilen Anadolu/Hıristiyan, Orta Asya/Şamanizm ve İran/Zerdüştlük merkezli tezlerin zamanla, yine senkretizm temelli farklı varyantlarının da ortaya atıldığını görüyoruz.
Anadolu Türkmenleri ve Hacı Bektaş
Hacı Bektaş, halk Sûfiliğinin simgesi, cemaat-dışı (hétérodoxe) ve halka yönelik bir tarikat olan Bektaşi tarikatına adını verdi. Türk cemaat-dışı İslamlığı; Bektaşilik ya da günümüzde yaygın olan söylemle Alevilik biçiminde, Hacı Bektaş’ın kişiliğine bağlanır. Bu tarikat, gelişimci ve hatta kökten değişimci bir evrimi taşımayı başardı: Gelişmiş Bektaşi tarikatının cemaat-dışı öğretilerini oluşturan inanışlarla, Hacı Bektaş zamanındaki Türkmen halk inanışı arasındaki benzerlik muhtemel olarak çok azdı.

Halk Şiiliği, şamancı geleneklerle kolay uyum sağlamaktadır. Her ikisi de imgeleme açıktır; her ikisi de dogmatizme yabancı (olan) halkın heyecan arayışlarına ve duyarlılığına karşılık verebilmektedir.
Hacı Bektaş’ın yaşamış olduğu tarihsel bir olgudur. Fakat o, özellikle yarattığı söylence ile yaşamaktadır: Bir söylence, onunla gerçeğe dönüşmüştür: Milyonlarca insanın kendisine inandığı ve yaşama geçmiş bir söylence.
Günümüzde, asâları, muska ve çıngıraklarla donatılmış kuşakları ve kuğu tüylerinden külahları ile Şamancı bir görünüş sunan dervişlere kalender ya da divâne adları verilirken Orta Asya halk Sûfîliğinin bir biçimini adlandırmada kullanılan da yine aynı deyimdir.

İki vefai şeyhi: Dede Garkın ve Baba İlyas
Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşmasının öncüleri olan kırsal kesimdeki yerleşimci (kolonizatör) şeyhler ve dervişler hangi tasavvuf çevrelerinin mensubu idiler? Biz, yalnız Anadolu’da değil, bütün ortaçağ Ortadoğusu’nda birtakım tasavvuf çevrelerini derinden tesir altına alan, adına bizim bizzat ilgili kaynaklardan hareketle “Kalenderiyye” cereyanı dediğimiz bir harekete dikkat çekmeye çalışmıştık.

Uzun yıllar Dede Garkın’dan bahseden tek kaynağımız, Vilayetname-i Hacı Bektaş Veli’den ibaret kaldı. Daha sonra, Babailer İsyanı ve Baba İlyas-ı Horasani ve ailesi hakkında paha biçilmez yeni bilgiler ihtiva eden Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l- Kudsiyye’si devreye girdi.

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak (Söyleşi: Ayhan Aydın)
Ord. Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ
Ayfer Karakaya-Stump
Irène MELIKOFF

Kapak dosyasının devamı Bilim ve Ütopya’nın Şubat 2016 sayısında!

Bu Haberler ilginizi Çekebilir...

Yavuz Selim Demirağ: Şefkat Çetin buna bir cevap vermeli

1980 öncesinde İzmir Buca’da öğrenim görmüş, 12 Eylül’den sonra uzun yıllar hapis yatmış, 12 yıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir